Ahmet Çakar
Belirtmemde de fayda var; Ahmet Hoca'yı tanıdığım kadarıyla sever ve sayarım. Yumuşak kalpli, açıksözlü ve çok zeki bir adam olduğunu da düşünüyorum. Ki bu düşüncelerim onu tanımadan önce de vardı bende. Gazetede de yazmıştım bunu ilk günlerimde. O stüdyodaki herkesten -Telegol tarihi toplamındaki herkesten- daha kıvrak ve güçlü bir düşünce sistemi var. Dünkü programı ele alalım; herkes bir sağa bir sola yalpalarken, Erman Toroğlu "mert Anadolu erkeği" havasıyla "şimdiye kadar yaptığım, söylediğim her şeyin arkasındayım" sözlerini sıralarken Ahmet Hoca ne yaptı? Günah çıkarttı.

Serhat Ulueren'e gelirsek... Tanışıklığım olsa da karakteriyle ilgili yorum yapabilecek kadar tanımıyorum kendisini. O yüzden bir ekran yüzü olarak değerlendirmeliyim; dersini çok iyi çalışan ama sınıfın ön sırasına asla oturmayan bir öğrenci gibi. Bir kere şunu kabul edelim; modern zamanlarda medyanın geldiği tek nokta vardır; "hangi program ya da hangi gazete daha fazla reklam alacak?" Televizyon ve gazetelerin tek kriteri tiraj ve reytingtir artık. Doğal mı? Çok hem de. Gerçekten çok doğal. Doğru mu? Bunun cevabı ne kadar idealist olduğunuza, kültürel birikiminize, zeka seviyenize, yetiştiğiniz aile ortamına vs... birçok etkene bağlı olarak değişir. Ve buradan yola çıkarsak, Serhat Ulueren, şimdiye dek hazırladığı ve ortaya sürdüğü spekülasyon-tartışma-duyum haberleriyle her hafta bir şekilde gündemde tutmayı başarmıştır programını. Yani "hadi oğlum misafirlere numaranı göster" dediğinde her defasında yeni bir hareket çekmiştir Telegol gündeme. Bir diğer başarısı da Ahmet Çakar'ın olmadığı yıllarda programı ayakta tutabilmesiydi. Gerçekten başarıydı. Bunu da "spekülasyon politikasını" abartarak yaptı. Tabi tek kişilik dev kadro olan Adnan Aybaba komedisi de etkiliydi o dönemde...
Erman Toroğlu'nun Lig Tv'den gönderildiği dönemlerdi. Bir akşam yemeğinde Erman Toroğlu'nu Telegol için düşündüklerini, Ahmet Çakar'la birlikte ayrı bir programda bir araya getirme tasarıları olduğunu söyledi Serhat Ulueren. O gün belirttiğim düşüncemin hala arkasındayım; bu iki agresif adam aralarında çatışmamalı, tek bir "kötü çocuk"un yettiği ortama ikinci bir "saldırgan rol" eklenmemeli! Yani bir konu üzerinde biri gerilim ve sert rüzgarlar yarattıysa öteki pasifleşmeli, sonra diğeri. Böyle bir denge kurulmalıydı bence.
Ziya Şengül, Adnan Aybaba, Gökmen Özdenak, Sinan Engin, Tanju Çolak
Telegol'ün kimyasını anlamak için bir diğer noktaya daha bakmalıyız; grup uyumu. Şimdiye kadar başarılı olmuş bütün müzik gruplarına bakın. Beatles, The Doors, Pink Floyd, Mfö... yükseldikleri dönemde grup içi uyum üst düzeydedir. Grup üyeleri karakterlerini ortaya koyup bir bütünü tamamlar; kimi yıldızı oynarken, kimi arkadaki sessiz ama çalışkan çocuk, kimi de sorumluluk almayan ama kendi enstrümanını en kral çalan adamdır. Telegol'deki yıldız hep Ahmet Çakar oldu. Serhat Ulueren çalışkan ama seri olmayan öğrenciydi. Ziya Şengül -arada Fenerbahçe konuları hariç- fazla sorumluluk almadan "Ziya Kaptan" armasıyla oturaklı bir ifade çizdi. Ve grubun son elemanı; mahallenin yırtık abisi. Bu yırtıklık bazen komediye bazen trajediye bazen de "racon kesmeye" kadar gitti. Ve o boşluğu dolduranlar zamanla değişip durdu. Ali Sami Alkış, Adnan Aybaba, Tanju Çolak ve Gökmen Özdenak... Sinan Engin'i biraz daha farklı bir yere koyabiliriz belki.

Kısaca, Telegol'ün spor alemindeki yeri hep belliydi. Yeni bir şey yok. Programda yapılan mühim ve doğru tespitler her zaman değerini buldu ama arada kaynayan ve gereğinden fazla çene yoran boş sözler de düştü meydana. Bunun suçlusu da Telegol'deki hiçbir yorumcu değil bireylerdir. Neye itibar gösterip neye göstermeyeceğini seçemeyen diğer medya çalışanlarıdır. "Telegol'den nefret ediyorum, ucuz program" deyip saatlerce Telegol'ü izleyebilen seyircilerdir. Ve bütün bu suçluların var olması da Telegol'ün başarısıdır kısaca.
Belki, kimbilir, bunun sebebi de çok uzakta değildir; modern dünyada bu gibi değerlerin piyasası yok, idealizm reyting getirmiyor...















