10 Şubat 2010 Çarşamba

Haftaya Şöyle Bir Baktım da...

Bazen öyle garip yorumlar yapılıyor ki şaşırıp kalıyoruz ancak bu yorumu yapan duayenlerimiz olduğu için bir bildikleri vardır diyerek susuyoruz. Örneğin total futbolun ne olduğunu öğrendik geçtiğimiz günlerde. 10 kişiyle savunma yapıp rakibe bol faul yapınca buna total futbol deniliyormuş...Hıncal Uluç öyle diyor...Ben daha çömezim. 74 Dünya kupasını da izlemedim. Total futbolun Barcelona'nın, zamanında Ajax'ın oynadığı futbol olduğunu sanıyordum. Meğer Diyarbakırspor total futbol oynuyormuş...Öğreniyoruz...Her geçen gün birşeyler daha öğreniyoruz...

Eğer ki Galatasaray'ın rakipleri sert oynamaya başlamışsa vay halimize...Türkiye'de yıldız oyuncusu olan tek kulüp Galatasaray'dır...Bu nedenle de tekmeler sadece Galatasaraylı futbolculara atılmaktadır. Bilin ki Galatasaray o sıralar pek iyi gitmiyordur ve ufaktan hakem yardımına ihtiyacı vardır. Yıllardır değişmez bu...Bugün Haldun Üstünel, Aziz Yıldırım'ı eleştirirken bile Kulüpler Birliği Başkanı olarak yıldız futbolcuları(mızı) korumak için konuşmalı demiş. Aman Aziz Yıldırım...Sakın başka yıldız futbolcuları korumak için konuşmayın. Galatasaraylı yıldızların korunması için konuşun sadece...

Peki Galatasaray böyle açıklamalarla hakemleri etkilerken eşi Adnan Polat'ın dergisinde çalışan Serhat Ulueren ne yapıyor? Tabi ki Başkan'ın sözlerini destekliyor...Kasap futbolcular klibi yapıyor. Peki bu klipte kimler var? Doğal olarak bu ülkenin en sert oynayan ve katı savunma yapan takımı var...Fenerbahçe'nin savunmacıları Lugano ve Bilica kasap futbolcular klibinin başrol oyuncuları... Adamlar haklı...Alex'in bu kadar çok sarı kart giydiği ortamda 0 (sıfır) sarı kart ile oynayan Servet'i mi o klibe koyacaklardı? Zaten hedef kutsal amaca hizmet...Bu arada Kanaltürk'ün ekranlarında ekstradan bilinç altına Lugano ve Bilica'nın kasap olduğunu da ekleseler ne olacak sanki...Nasılsa yıllardır bin türlü dümen yaptılar ve hala bu ülkenin saygın kanallarında müdürlük yapıyorlar...Yerleri sağlam...

Bu ülkede her kulübün iki maçı var...İkisi de Fenerbahçe ile. Bu söz Nihat Genç'e ait...Bu hafta Tolunay Kaskas'ın penaltılarını vermeyen ve kendilerini 10 kişi bırakan hakeme karşı tek kelime etmeyişiydi. Oysa Türk Futbolu'nun en kültürlü(!) adamı yandaki resimde görüldüğü gibi her Fenerbahçe maçından sonra sahaya dalıp hakeme saldırmasıyla tüm Fenerbahçelilerin kalbinde ayrı bir yere sahip. Konu eski takımı olunca Tolunay'ın sakinliği gerçekten de beni çok mutlu etti...



Reha Muhtar da arık futbol yorumcusu oldu çıktı...Keşke birazcıkta futboldan anlasa harika olacak gerçekten de...Ülkemizde hakemlere eleştiriler olduğunu ve bunun ne kadar yanlış olduğunu söyledi... Örnek verdiği isimse Arsene Wenger...Fransız teknik adam bırakın hakemler hakkında konuşmamayı bir gün Tolunay Kafkas gibi sahaya dalıp hakemleri tartaklayacak diye korkuyorum. Hele bir de Ferguson var ki...Sir ünvanlı Ferguson maç sonu verdiği demeçlerde Tolunay Kafkas'tan farksız...Tek farkı kulüp ayrımı yapmıyor...Her kulüp kendisinden eşit mesafede nefret ediyor. Her hakeme de eşit mesafede hakaret ediyor...Eh...Popüler olan futbol...Reha Muhtar'da popüler kültürün bize armağanı bir insan olarak popülerin peşinden gidecek...Ama en azından biraz olsun internette araştırmalar yapsa harika olur...

Yılmaz Vural çok eskilere gitmiş ve Rumen kaleci Nitu'nun Trabzonspor'a 5-1 yenildikleri kupa maçında şike yaptığını iddia etmiş...Yılmaz Vural iyi teknik adam olsa da neden bu ülkenin saygınlığı 0(sıfır) düzeyinde olan bir ismi olduğunu bir kez daha göstermiş...Bir insanın şerefiyle oynamış, bir kulübün şerefiyle oynamış...Nitu bu ülkede yaşamıyor üstelik. Yanıt verme şansı da yok denecek kadar az...Ancak Trabzonspor gereken yanıtı mutlaka verir...Yılmaz Vural, Alman olsam Milli Takım'ın başındaydım diyor...Bence Alman olsaydı şu an en fazla Alman 6. Ligi'nde Fatih Akyel'in hocalığını yapıyor olurdu...

08 Şubat 2010 Pazartesi

Bu ülkede herşey düzgün...Sadece ben...

Blogumu takip eden okuyucularımdan bir çoğu benim çok koyu bir Fenerbahçe yandaşı olduğumu söylüyor. Bunu söyleyenler içinde Fenerbahçeliler de var. Bunun farkındayım...Mesleğimi yaparken değil ama özel hayatımda Fenerbahçeliyimdir. Bu blogu hazırlarken de Fenerbahçeliyim. Ancak iş yerime gittiğim zaman benim rengim yoktur. Haberciyimdir. Bir haber bulunca rengine bakmam...

Bugün tüm gazetelere baktım. Fenerbahçe- Diyarbakırspor maçı hakemi hakkında objektif yorumlar yapılabilmiş mi diye...Maalesef ki beklediğim şey oldu ve hemen hemen hiçbir gazete hakemin gerçekten ne yaptığını yazamadı. Herkesin hem fikir olduğu konu hakemin rezalet bir yönetim gösterdiğiydi...

Oysa bir kişi bile hakemin oynamak isteyen takımı oynatmamak için elinden geleni yaptığını yazmadı. Tek tek kararlara baktılar. Hatta Erman Toroğlu'na göre neredeyse hakem Fenerbahçe'yi kollamış...Aşağıda Antu'da bulduğum bir resim var. Mehmet Topuz'un kırmızı kart gördüğü pozisyon...Pozisyonda Mehmet Topuz'un rakibinin boğazını sıktığını gösteren hakem Koray Gençerler, Topuz'u oyundan attı. Oysa resimde görülüyor ki boğazı sıkılan Mehmet Topuz. Hem de hakemin tam önünde. Görmemesine imkan yok. Bu hakemin kötü niyetinin kanıtı değil midir? Oysa medya bu pozisyonu hiç irdelemeden hakem haklıdır yorumunu yaptı bile...Bu maçta durum sadece bu pozisyondaki bariz kötü niyetten ibaret değildi. Hıncal Uluç'un sürekli söylediği bir söz var. Bir hakemi verdiği değil vermediği kararlarla irdelemek gerekir diye...Katılıyorum kendisine. Çok sert bir futbol oynayan ve 20 faul yapan Diyarbakırspor sadece 1 sarı kart görmüş. Fenerbahçe ise 9 faul yapıp 3 sarı 1 kırmızı kart görmüş. Daha maçın 1 dakikasında Diyarbakırsporlu futbolcu Fenerbahçeli futbolcunun ayağına değse kıracak şekilde çift dalmış. Hakem devam ettirmiş. İngiltere Premier Ligi gibi çok sert oynanan bir ligde bile o harekete hakem oyuncuya değmese bile tekmeye teşebbüsten direkt kırmızı verirdi. Oysa Gençerler'in niyeti hiçte iyi değildi maçta. Verilmeyen penaltıları bir kenara bırakıyorum. Onlar Fenerbahçeliler alışkın olduğu şeyler. Fenerbahçe taraftarı 36 hafta üst üste penaltı verilmemiş bir takımın taraftarı. Ancak hiç olmazsa faullerde biraz olsun standart olsa daha ilk yarıda Diyarbakırspor 9 kişi kalabilirdi.

Hele ki maçın hakeminin Fenerbahçe'nin gelecek hafta oynayacağı Manisa bölgesinin hakemi olduğu düşünülürse bu ülkede MHK'nın, Federasyonun ne kadar aciz içinde olduğu herhalde daha iyi anlaşılır. Peki bunu kim gündeme getirecek? Medya mı? Sanmıyorum. Fenerbahçe kulübü mü? Onlar da kamuoyu önünde getirmezler...Peki kim getirecek? Türkiye'nin her tarafı temizken bu blogdan taraflı yorumlarıyla ülkeyi birbirine düşüren ben getireceğim sadece herhalde...Neyse ki bu ülkede herşey düzgün. Sadece ben taraflıyım...

06 Şubat 2010 Cumartesi

Aynı Hakem, Aynı Saha, Aynı Futbolcu, farklı karar...

Yukarıdaki pozisyon bu sezon oynanan Kayserispor-Fenerbahçe maçında olmuştu. Tolga Özkalfa, Roberto Carlos'un Cangele'ye hafif dokunmasına ceza sahası içinde bile tartışmalı olan bir pozsiyonda penaltı demişti...Fenerbahçe'nin 2 puanı gitmişti...

Yine aynı statta Kayserispor'un rakibi bu kez Galatasaray. İlahi adalet o ki Tolga Özkalfa yine maçın hakemi...Yine Cangele ceza sahasına giriyor ve Mustafa Sarp'ın diz darbesiyle yerde kalıyor... Hakemin kararı bu kez devam... Manidar değil mi?


Bu ülkede konuşan kazanıyor dedim hep... Dün Adnan Polat konuştu ve bugün ödülünü aldı...Aziz Yıldırım konuştuğunda söylemediklerini bırakmayanlar nerede? Adnan Polat'a herhangi bir tepki gösterdiler mi? Tabi ki hayır... Çünkü sürekli söylediğim gibi bu ülkede medyanın objektifliği yok...Sadece renklere ve kişilere göre yorum yapılıyor...Bu pozisyonda çok konuşulmaz. Tıpkı Fenerbahçe'ye verilen penaltının her gün çalınan tarzda bir penaltıymış gibi normal karşılanması gibi...

Bu ülkede Tolga Özkalfa gibi Haluk Ulusoy dönemi hakemlerinin biran önce temizlenmesi gerek. Türk futbolu da, Türk medyası da irinlerden bir an önce temizlenmeli...Bu ülke adil, dürüst hakemlere ve hakimlere ihtiyaç duyuyor. Çünkü bizim adaletin kör terazisine inancımız hiç kalmadı...

05 Şubat 2010 Cuma

Adalet Evrenin Ruhudur (Ö. H.)


Kartal'da yapılan adalet sarayının önünde Dünya'nın en büyük adalet sarayı yazıyor. Çağlayan'da yapılan adalet sarayının önünde ise Avrupa'nın en büyük adalet sarayı yazıyor...Büyüklüğe çok meraklı bir milletiz. Atatürk'ü kaybettiğimizden beri bu ülkede boyutlar içerikten çok daha önemli hale gelmiş durumda.

Bu ülkede Dünya'nın en mükemmel adalet sistemi yok, hatta vasat bir adalet sistemi de yok. İşlemeyen, siyasallaşmaya müsait bir adalet sistemimiz var.

Peki bu ülkenin sporu, medyası, siyaseti, eğitimi farklı mı? Hayır. Vasata bile ulaşmakta zorlanıyoruz her alanda. Mesela adalet demişken, ülkemizdeki futbol ve basketbol federasyonlarının tahkim kurullarını ele alalım. Size göre dünyanın en büyük tahkim kurulu odalarını yapsak ne değişir? Orada görev yapan üyeler gerçekten de adalet dağıtabilir mi o zaman? Yoksa yine renklere göre mi haraket eder? Hiçbir şey değişmez, hiçbir şey ileri gitmez...Bizim yeni binalar, lüks binalara ihtiyacımız yok. Bizim gökdelenlere ihtiyacımız yok. Bizim kötü koşullarda bile olsa adalete inanan insanlara ihtiyacımız var.

Bilica, hakemin gözü önünde olan bir pozisyon nedeniyle 3 maçlık ceza aldığında bu ülkede, Fenerbahçelilerin bir kısmı dışında hiç kimse "ama bu kurallara aykırı" diyemedi. Çünkü bu ülkede adaleti isteyenler sadece mağdur olanlar. Montaigne'in veciz sözü gibi; "adaletin olmadığı yerde ahlaktan söz edilemez"...Bugün ülkemiz sporunda bir çok ahlaksızlıklar yaşanıyorsa kişilere ve kurumlara göre değişen adalet kavramlarından dolayı değil mi sizce de? Oysa bir gün, bugün bu adaletsizliklerden faydalananlara da adalet lazım olabilir. O dönem kimse çıkıp şikayet etmesin. Ya da bugün adaletin herkese eşit dağıtılması için mücadele etsin. Hele ki medya adaletsizliklere takımların rengine göre tepki vermesin. Çünkü adalet evrenin ruhudur demiş Ömer Hayyam...Bence adalet sporun da ruhu...

04 Şubat 2010 Perşembe

Fenerasyon Yalanlarına Devam...

Aşağıda bir yazı okuyacaksınız. Bu yazı bir köşe yazarına ait. Yani kendisi sorulması gereken soruları sormakla mükellefken sorulan sorulara yanıtlar vermekle mükellef görmüş kendisini. Yani anlaycağınız dille Efes Pilsen'in avukatlığını yapıyor. Turgay Demirel'in basketbol camiasının ve basketbol yazanların aylardır soramadığı soruları sorması Ünal Bey'i neden rahatsız ettiğini bilmiyorum. Ancak neden Efes Pilsen'in avukatlığına soyunduğunu tahmin edebiliyorum. Muhtemelen Efes Pilsen ile bir iş yapacak ya da yapmayı planlıyor.

Ünal Özüak'ı size şu şekilde hatırlatayım. Gazetesi'nden kovulduğunda Hıncal Uluç kendisine sahip çıktı ve haftada bir gün Hıncal'ın yerinde yazısının çıkmasını sağladı. Daha sonra Ünal Özüak bir şirketin Türkiye temsilciliğini yaptı ve Ankara 19 Mayıs stadyumunun çim sahasını pazarladı. Suni çim nedeniyle geçen sene bir çok oyuncunun sakatlanması ve şikayetçi olması nedeniyle bu sezon suni çimin kaldırılma kararı alındı. Bunun üzerien Hıncal Uluç köşesinden suni çimin kaldırılmasını ağır bir biçimde eleştirmeye başladı. Çünkü firma yakın dostu Ünal Özüak'a aitti. Köşesini etik dışı bu olaya alet etmesine en büyük tepkiyi, daha doğrusu tek tepkiyi burada yerden yere vurduğum Erman Toroğlu verdi. Sezar'ın hakkını Sezara vermeliyim.

Her neyse bu kısa hatırlatmanın ardından Bugünkü yazıya geçelim. Yazının başlığı Fenerasyon'dan şikayet var. Size tanıdık geldi mi bu başlık? Fenerasyon- Fenerbahçe-Federasyon- bu üçlüyü kullanan kim var? Hıncal Uluç...Bu yazıyı Ünal Özüak değil de Hıncal Uluç mu yazdı bilinmez ancak Hıncal Uluç'tan ciddi bir biçimde esinlenildiği kesin. Daha da ötesi Efes Pilsen'in uyuşturucu bir madde kullanarak yaptığı doping hakkında tek kelam etmeden direkt Fenerasyon diyerek federasyona saldırıyor Özüak. Önce dur biraz...Bu ülkenin insanı kimin ne olduğunun biliyor Ünal Bey!..Fenerasyon dediğiniz kurumun başında hem sizin liseden mezun, hem basketbol takımınızda senelerce oynamış, kaptanlık yapmış biri duruyor. Hele ki Galatasaray'ı küme düşürmesi gerekirken düşürmediği için biz Galatasarasyon demediğimiz gibi siz ne hakla Fenerasyon diyebiliyorsunuz? Hayret! Bazıları hala 1980'li yıllarda sanıyor kendini...İşte o saçma yazı aşağıda. Okuyun okumasına da pek fazla birşey bulamayacaksınız. Mesaj Fenerasyon başlığıyla verilmiş zaten gerisi boş...


Fenerasyon'dan şikayet var
Turgay Demirel'in Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın ağzıyla bir dergiye yaptığı son açıklamalar Efes Pilsen'in sabrını taşırmış... Bakın Efes ne demiş... "Gerek Avrupa Ligi'nde, gerekse Türkiye Ligi'nde çok zorlu bir süreç içine girmiş olan Efes Pilsen Spor Kulübü, özellikle Avrupa platformunda tüm Türkiye'den destek alırken, görevi basketbol kulüplerini her alanda desteklemek ve yüreklendirmek olması gereken bir kişiye böylesine olumsuz beyanlar hiç ama hiç yakışmamaktadır.Destek bekleyenlere köstek olmaya çalışan bu beyanların sahibinin tarafsızlığını tamamen yitirmiş olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu durumun Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı'nca ivedilikle ele alınması gerekmektedir.Efes Pilsen, Türkiye'deki tüm kupaların son sahibi olarak bundan önce olduğu gibi bundan sonra da tüm hedeflerine ulaşmak için yoğun çaba gösterecek bu ülkeye ve bu ülkenin sporuna üst düzeyde katkıda bulunmak için elinden geleni yapacaktır.Efes Pilsen Spor Kulübü, Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel'in bu beyanlarını esefle karşılamakta ve kınamaktadır..." Otuz küsur yıllık Efes Pilsen, hep Toroğlu jargonundan kaçınmış ve beyefendiliğini korumuştur. Sayın Bakan lütfen atlamayınız.. Bundan daha ağır ve suçlayıcı uslubu olamaz Efes'in. Turgay Demirel özerklik arkasına sığınarak özel Aziz Yıldırım Fenerasyonunu yönetmekte, söylem ve eylemlerinde taraflı davranmaktadır. Efes düşmanlığı ayan beyan ortadadır.. Kupa vermez, Efes'in Avrupa maçlarını kendi binasında seyretmez. Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı'nın Federasyon merkezi olan Apdi İpekçi Spor Salonunda Efes-Olimpiakos arasında oynanan maçta olması milli görevdir ve şahıs görevi suistimal etmiştir. Sadece bu dahi açığa ve soruşturmaya alınmasına yeterlidir. Sayın Bakan gözünüze girmek için...

02 Şubat 2010 Salı

Dokunmayın Lokomotifimize!

Bugün NTV'de geçen sene basketbol final serisindeki doping olayı konuşuldu. Konuşuldu konuşulmasına da her zaman süregelen klişeleşmiş x takım Türk sporunun lokomotifidir, y takım bu ülkenin önemli değeridir aman dokunmayın edebiyatıyla konu kapandı.

Peki...Medyanın bu klişeleri üzerine biz de şu soruları soralım.

Galatasaray'ın Cemal Nalga olayını sarı kırmızılılar Türk Spor'unun lokomotifidir diyerek hasır altı ettiniz mi?

Fenerbahçe'nin ligin ilk devresindeki Galatasaray maçında sahasının kapatılmasına neden olan olaylardan sonra aman Fenerbahçe'ye ceza verilmesin bu ülkenin en önemli takımlarından biri dediniz mi?

Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören'in kulübü kendisine 60 m Euro borçlandırmasına hoşgörü gösterdiniz mi?

Peki neden Efes Pilsen'in doping olayını uzun süre görmemezlikten geldiniz? Fenerbahçe bu olayın üzerine gitmeseydi muhtemelen hiç görmeyecektiniz. Ya da ufak haberlerle geçiştirip, Kerem'e de 6 ay bir ceza verilmesinden sonra iyi çocuk Kerem röportajları ile geçiştirecektiniz.

Bunun nedeni Efes Pilsen'in bir müessese kulübü olup hesapsız kitapsız para harcaması mı? Menajerlerle ortak kaç tane basketbol yazarı, yorumcusu, spikeri var? Kaç tane koç var?
Efes Pilsen ile bedava yurt dışı seyahetine gitmemiş kaç tane basketbol muhabiri, yazarı var? Hangi basketbol yazarlarının yakınları Efes Pilsen'in şirketlerinde çalışıyor? Bu soruların yanıtını herkes gayet iyi biliyor.

Eğer bu yaşanan olaylar bir kulüp takımı tarafından gerçekleştirilseydi bu ülke medyası bunu yıllarca gündeme taşırdı. Asla da unutturmazdı. Ancak konu bir müessese takımı olunca işler değişiyor. Geçen sene final serisinde tribünlerin olay çıkarması üzerine neredeyse eli kalem tutan herkesin Fenerbahçe'yi kınayan köşeler yazdığı ülkemizde bugün 3 maymunu oynuyor spor medyası. Cathine'in tıpkı kokain gibi bir uyuşturucu madde olduğu gerçeği bile bu ülke basını tarafından dile getirilmedi. Turgay Demirel çıkıp o röportajı vermese bu olay zaten gündeme bir daha hiç gelmeyecekti. Bende bu yazıyı çok fazla uzatıpta lokomotifimize daha fazla zarar vermek istemiyorum. Aman dokunmayın lokomotifimize...Sinirlenir sonra...

01 Şubat 2010 Pazartesi

İbrahim Seten ile Medya Üzerine...

Geçtiğimiz günlerde İbrahim Seten'in, Erman Toroğlu üzerine analiz yapmıştım ve eleştirilerde, saptamalarda bulunmuştum. Bugün Vatan Gazetesi'nde çalışan genç bir arkadaşımdan mail geldi. İbrahim Seten'in yazımı okuduğunu benimle görüşmek istediğini söyledi. Aslında ben bu ülkede eleştiriye tahammülü olan insanların çok fazla olduğunu düşünmüyorum. İbrahim Seten'den de bu konuda tepki bekliyordum. Ancak çok farklı bir İbrahim Seten ile karşılaştım.

Yaklaşık 1 saatlik bir konuşma gerçekleştirdik. Ben aradığımda köşe yazısını yazıyordu. Buna rağmen yarım bırakıp benimle konuşma nezaketini gösterdi. Bu konuşmada hem bazı konularda açıklamalarda bulundu hem de eleştirilerimi sabırla dinledi. Bazı konularda bana hak verdi. Bazı konularda da ben kendisine hak verdim. Ancak şunu belirtmeliyim ki karşımda bir spor müdürü gibi değil bir medya emekçisi gibi konuştu. Beni etkileyen taraf bu oldu.

Öncelikle Erman Toroğlu konusundaki saptamalarımın doğru olduğunu söyledi. Erman Toroğlu'nun 3 kez Şansal Büyüka tarafından gönderilecekken korunduğunu ve 4. olayda artık Şansal Büyüka'nın bunu yapamadığını söyledi. Bu bence çok önemli bir bilgi. Medyaya yansıdığı gibi Şansal Büyüka'nın bu olayda tamamıyla Erman Toroğlu'nun arkasında olduğu tezini çürüten bir söylemdi bu.

Senem Altan'ın röportaj talebininin Aziz Yıldırım tarafından reddedilmesinin ardından Vatan Gazetesi'nin tamamen Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe aleyhine dönmesi konusunda tatmin edici açıklamalar yaptı. Zaman zaman bu konuda hatalar yaptıklarını kabul etti, ancak haklı oldukları tarafların da olduğunu belirtti. Fenerbahçe'nin içine kapanık yapısının bunda büyük etken olduğunu söyledi. Gerçekten de Fenerbahçe üzerine haber yapabilmek çok güç. Doğru habere ulaşmanın çok güç olduğu ortamda zaman zaman hatalı şeyler de yaptıklarını samimi bir şekilde kabul etti.

İbrahim Seten ile medyanın artık bir değişim içine girmesi konusunda da hem fikir olduk. Olumlu haberlerin olumsuz haberlerin önüne geçmesi gerektiğini ve medyanın bir dönüşüme uğramasını gerektiği konusunda da fikir birliği içinde olduğumuzu gördük.

Türk Spor Medyasının çok ciddi bir biçimde özeleştiri yapması gerekiyor. 10 yıldan fazla süredir spor müdürlüğü yapan ve henüz 40 yaşlarına gelmemiş olan İbrahim Seten'in bu özeleştiriyi yapmak için istekli olduğunu görmek benim açımdan çok güzel. Bu blogta en çok eleştirdiğim kişilerden biri de olsa İbrahim Seten bu ülkenin spor medyasının en parlak ismi bana göre. 10 yıldan fazla bir süredir bir çok kişiyi kızdıracak haberler yapmasına rağmen görevinde kalması bana göre işini iyi yaptığının göstergesi.

Bu arada iyi bir gazeteci olan İbrahim Seten'i karşımda bulmuşken yaptığım haberlerin sağlamasını da yaptım ve en azından haber kaynaklarımın bugüne kadar beni yanıltmamış olduğunu görüp mutlu oldum. Çünkü gazetecilik kullanılmaya çok müsait bir meslek. Kimin doğru bilgi verdiği, kimin yanlış bilgi verdiğinin anlaşılması çok zor. Bu da kişisel olarak beni mutlu etti.

İbrahim Seten ile birgün kahve içmek için sözleştik. Eğer sorularınız varsa bana iletin, bende kendisine iletip yanıtları yine buradan yazayım.

31 Ocak 2010 Pazar

Transfer Şart mı?


Futbol taraftarlığı garip bir yere doğru gidiyor. Mutsuzluklar üzerine kurulu bir futbola bakışımız söz konusu. Birileri bizim için mutluluğun çıtasını koyuyor. Biz de o çıtaya ulaşamayınca mutsuz oluyoruz. Oysa mutluluk başkalarının bize bahşettiği birşey olmamalı.

Yukarıdaki satırlarım Fenerbahçe taraftarının ruh hali üzerine. Transfer yapmadı diye kulüpleri mutsuzlar. Oysa transfer yapmak, rakibinle rekabete girmek bu konuda eğlenceli ancak realist açıdan bakınca gereksiz geliyor bana. Fenerbahçe sezon başında 9 milyon Euro'ya Mehmet Topuz'u aldı. 4 milyon Euro'ya Özer'i aldı. Bu iki oyuncu Türk futbolunun son dönemlerde en parlak iki oyuncusu. Transfer döneminde alınacak bir kanat oyuncusu bu iki oyuncudan bir tanesini yedek kulübesine gönderecekti. Oysa ligin ilk yarısı boyunca toplam 150 dk bile oynamamış bir Uğur kenarda bekliyor zaten. Uğur Boral bugün Sivasspor önünde şans bulduysa ve 2 gol attıysa eğer bu yapılmayan transferden dolayı. Yani transferin yapılmaması negatif şeylere neden olmuyor. Bazen böyle pozitif şeylere de neden olabiliyor.

Ligin bitmesine 15 hafta var. Gelecek oyuncunun hazır olup olmadığı bir muamma olacak. Takıma uyumu, adaptasyonu derken 4-5 hafta geçecek. Geriye kalacak 10 hafta. Eğer bu 10 haftada eğer ki takıma uyum sağlamışsa belki faydalı olabilecek o oyuncu. Uyum sağlamamışsa olmayacak. Fenerbahçe transfer konusunda riske girmemeyi seçti. Bence doğru olanı yaptı. Quaresma'nın peşinde koştular uzun zaman. Quaresma transferi olsaydı eğer buna kimse birşey diyemezdi. Dünya çapında bir oyuncu. Bu transfer muhtemelen önümüzdeki 24 saat içinde gerçekleşmeyecek. Ancak Quaresma dışında ismi geçen isimler bana göre zaten Fenerbahçe'ye fayda sağlayacak isimler değildi.

Fenerbahçe taraftarı transfer olmadığı için mutsuz olmamalı. Medyanın yazdığı isimlerle beklentileri her ne kadar yükselmiş olsa da yıldızlardan oluşan bir sirk takımı olmaktansa iyi bir takım olmasını yeğlemeliler Fenerbahçe'nin. Çünkü Daum gerçekten de çok iyi bir teknik adam ve Fenerbahçe'yi çok iyi bir form duruma getirmiş durumda. Umarım bu sezon sadece futbolu konuşuruz. Sadece iyi futbolun konuşulduğu bir lig olur. Kimse haksızlığa uğradığını düşünmez...Dışarıdan manüpülasyon çabaları olmaz.

28 Ocak 2010 Perşembe

Timsah Gözyaşları Kuruyor

Erman Toroğlu'nun Digiturk'ten kopması duygusal toplumumuzu derinden etkiledi gerçekten de. Duygular sonuna kadar sömürüldü. Ancak Şansal Büyüka'nın en yakınındaki gazetecilerden İbrahim Seten'in bugün ve önceki gün yazdığı yazı hem aklımızı karıştırdı hemde düşündürdü bizi.

İbrahim Seten, Erman Toroğlu'nu, Aziz Yıldırım'ın değil kendi yaptıklarının yediğini söylüyordu. Yazının içeriğine aşağıda değineceğim ancak Şansal Büyüka'ya bu kadar yakın bir gazetecinin yazdığı bu makale bana çok manidar geliyor. Acaba bugüne kadar Şansal Büyüka timsah gözyaşı mı döküyordu? Erman Toroğlu'nun gitmesinde kendisinin de onayı var mıydı? Bunları düşünürken bugün gördük ki Şansal Büyüka görevine geri döndü. Ekibine dokunulmayacaktı! Bu nedenle geri dönmesi son derece doğaldı. Peki Erman Hoca? O'nun yanıtını İbrahim Seten veriyordu zaten...

İbrahim Seten kısaca şunu söylüyordu aslında. Aziz Yıldırım'a gereğinden fazla anlam yüklemeyin. Anlam yükleyecek kadar değer vermeyin. O'nun Erman Toroğlu'nu gönderecek gücü yok. Olsaydı zaten bundan 8-9 yıl önce yollardı. Bugüne kadar o koltukta oturamazdı Erman Toroğlu.

Şimdi hep beraber İbrahim Seten'in yazısının şifrelerini çözelim.
1-Aziz Yıldırım ile de başkanlığının ilk 4 senesinde yakın arkadaştık.. Sonra araya bazı tatsız olaylar girdi, 7-8 senedir hiç diyaloğumuz olmadı.. Yani olayların merkezindeki 2 kişiyle ilişki biçimim taban tabana zıt..
İşte size Fenerbahçeli medya. Galatasaraylıların, Fenerli medya dedikleri spor medyasının Fenerbahçeli bir üyesi. Eşinin (Sanem Altan) röportaj teklifini kabul etmedi diye Aziz Yıldırım'ı yıpratmak üzerine kurulu 7-8 sene. Vatan gazetesinde yıllardır sürdürülen Fenerbahçe aleyhine yayınların dolaylı bir itirafı. HOCA “İhale bana kaldı” diyor yazının başlığında ama kendi ihalesini de aslında Aziz Yıldırım’a bırakıyor..
Koskoca medyada Selahattin Duman dışında bu olaya ilk objektif bakış. Hem de Şansal Büyüka'nın en yakın olduğu gazetecilerden birinden. İlginç.

ERTAN Özerdem ile geçen yılın mayıs ayında başbaşa uzun bir görüşme yapma fırsatı buldum.. Bana o zaman da Erman Hoca’dan şikayet etmiş, ellerindeki malı istedikleri şekilde temsil edemediğinden yakınmıştı.. Şansal Büyüka’nın baskısı olmasa hoca ile çalışmayı düşünmediğini net bir biçimde hissettirmişti.. Dost sohbeti olduğu için bunları o gün kullanmadım ama şimdi yeri geldi.. Yani Digitürk ile Erman Hoca’nın ilişkileri zaten gergindi..

Bunu bugün değil keşke Erman Toroğlu Lig Tv'de program yaparken yazabilseydiniz. Bugün Erman Toroğlu Lig Tv'deki görevinden alındıktan sonra bunu yazmak ne kadar doğru bilmiyorum. Keşke zamanında Erman Toroğlu, Aziz Yıldırım'la arası açık diye taraflı yorumlar yaparken bu yazıyı yazabilseydiniz.

LİGİN 10. haftasındaki F.Bahçe-G.Saray derbisinden sonra Digitürk yönetiminden “Erman Hoca’yı gönderelim” kararı çıkıyor.. Sebep şu: F.Bahçe’nin kazandığı maçtan sonra Hoca 45 dakika boyunca Arda-Cristian-Bilica kavgasını yorumluyor.. F.Bahçe’nin futbolunu ise 5 dakika ile geçiyor.. Üst düzey yönetiminde 3 G.Saraylı bulunan Digitürk, ertesi gün toplanıyor.. Ölçümlere bakılıyor.. “Kazanan takım bizi seyreder, kaybeden dizilere döner.. F.Bahçe’nin başarısının bu kadar gölgede kalması bir hatadır.. O gece müşterimizi başka kanallara kaptırmışız” diyorlar.. Ve kararı Şansal Büyüka’ya tebliğ ediyorlar.. Büyüka direniyor..
Bu blogda aylarca bu ikiliyi eleştirdim. Medya Erman Toroğlu'nu kutsadı. Erman Toroğlu Bilica'yı hedef gösterdi 3 maç ceza, Emre'yi hedef gösterdi 3 maç ceza, Fenerbahçe'nin sahası kapanacak dedi kapandı. Keşke o günlerde de biraz futbol konuş Erman Hoca, bırak Fenerbahçe'yle uğraşmayı diyebilseydiniz.

HINCAL Abim demiş ki: “İbrahim Seten kardeşimiz, F.Bahçe ile ilgili en eleştirel sayfaları yapıyordu.. Son zamanlarda niye ortada yok? Çünkü gazetesi satılıyor.. O da ’Böyle bir ortamda fincancı katırlarını ürkütmesem daha iyi olur’ deyip Aziz Yıldırım’dan af diliyor.. Erman ile ben susmayız.. Ama onun gibi korkaklar susar..”
Bu da işin itiraf kısmı olmuş. Fenerbahçe ile ilgili en eleştirel sayfaları yaparsanız Hıncal Uluç için iyi gazetecisiniz. Eğer Fenerbahçe lehine haber yaparsanız, hainsiniz, korkaksınız ve işbirlikçisiniz. İşte Türk Spor Medyasının tek gerçeği bu.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Meksika İçkileri Serttir


Ama Türk içkileri de Türk basını da daha serttir. Aman diyeyim Dos Santos.

26 Ocak 2010 Salı

Rijkaard ve Galatasaray Vizyonsuz mu?


Daum hedef Türkiye Ligi dediği zaman medya tarafından yerden yere vurulmuştu. Vizyonsuz ve kolaycılığa kaçmakla suçlanmıştı. Spor medyası çifte standardını bu konuda da gösterdi. Rijkaard'ın beni Türkiye Ligi şampiyonluğu tatmin eder söylemini vizyonsuzlukla değil sempati ile karşıladı.

Everton ile Avrupa kupasında oynayan Jo'da Galatasaray'ın Avrupa macerasında yer alamayacak. Yani Atletico Madrid karşısında Galatasaray'ın tek golcüsü Nonda olacak. Jo'yu transfer etti diye Galatasaray yönetimi de vizyonsuz mu oluyor?

Bu işin kıstası nedir koyalım artık. Fenerbahçe yapınca vizyonsuzluk, Galatasaray yapınca farklı bakış açısı olmamalı. Vizyonsuzluksa Galatasaray'ın da vizyonsuzluk. Ben bunun vizyonsuzluk olduğuna inanmıyorum açıkçası. Çünkü Türkiye Ligi'nde başarı kim ne derse desin tüm kulüplerin ilk hedefidir. Avrupa işin sosudur. Yıllarca bu konuda kandırılan Fenerbahçeliler umarım en azından kaybedilen şampiyonlukların ardından bunu görebilmişlerdir. İlk hedef her zaman lig olmalıdır. Eğer vizyonsa şampiyonlar ligi vizyonların en büyüğüdür. Orada oynamak için ligde ilk iki sırada olmak şart. Hatırlatmak istedim.

Kasıtlı mı Yapılıyor?

Fenerbahçe taraftarı transfer beklerken medyada çıkan haberler ve yorumcuların telaffuz ettiği isimler Fenerbahçe taraftarının beklentilerini inanılmaz yükseltmiş durumda. Şu aralar alınacak ismi az duyulmuş bir isim bile taraftar da infial yaratacak neredeyse.

Abdulrahim Albayrak dün tv'lerde Fenerbahçe'nin çok önemli bir yıldızla anlaşmak istediğini söyledi. Bugün de Reha Muhtar İtalya Liginde oynayan 3 önemli isim verdi. Ki bu isimlerden biri de Bolatelli. Dalga geçmiyorlarsa eğer çok ciddi bir manipülasyon söz konusu. Ben niyetin çokta iyi olduğunu düşünmüyorum. Tüm bunlar olurken Adnan Polat gülümseyerek 1 transfer daha yapacağız açıklamaları yapıyor.

Benim Fenerbahçe cephesinden aldığım duyumlar transferin olma ihtimalinin çok zor olduğu yönünde. Bir oyuncu alınırsa eğer bence süpriz olacak. Ancak alınmazsa Fenerbahçe taraftarı iyiden iyiye gerilecek. Bu yorumları yapan beyefendiler de Papermoon'da kahkahalarla bu duruma gülecekler.

Transfer ihtiyaca göre yapılır. Şov yapmak için yapılmaz. Bence Fenerbahçe eğer iyi bir kanat oyuncusu bulmazsa transfer yapmasa da olur.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Transferin yeni şampiyonu

1980 ve 90'lardan hatırladığım şey şuydu. Fenerbahçe her transferin şampiyonuydu. Lige başladıktan sonra ise transfer şampiyonlukları yerini istikrarlı 5.liklere bırakırdı. 1977 doğumluyum. Aziz Yıldırım'ın başkan olduğu döneme kadar sadece 2 Fenerbahçe şampiyonluğu hatırlıyorum. 1977'den 2000 yılına kadar 23 yılda 5 şampiyonluk yaşamış Fenerbahçe. Ben sadece 2 tanesini hatırlıyorum.

O dönemler Fenerbahçe lige kötü başlar, kötü götürür sonra bir Galatasaray maçı olurdu. Fenerbahçe maçı kazanır herşey tersine dönerdi. Uzun süre o galibiyet konuşulur ancak Fenerbahçe istikrarını bozmaz ligi yine 5. bitirirdi.

Aziz Yıldırım döneminde ise 4 şampiyonluk yaşadı Fenerbahçe. Yere daha sağlam basan bir kulüp oldu. Hatalar ve yanlış politikalar oldu ve olmaya da devam ediyor ancak eski Fenerbahçe yok artık. En azından kötü de olsa bir politikaya sahipler.

Bugünün transfer şampiyonu ise Galatasaray. Geçen sezon yapılan transferlerin ardından. Galatasaray'ın açık ara şampiyon olacağı söyleniyor ve rakipsiz olduğu vurgulanıyordu. Hatta Kadıköy'de oynanacak Fenerbahçe maçına kadar Galatasaray çok başarılı bir şekilde gelmişti ve o maçta büyük bir fark bekleniyordu Galatasaraylılar tarafından. Ancak beklenen olmadı ve 4-1'lik yenilginin ardından tepetaklak olan bir Galatasaray ortaya çıktı. Ligi 5. sırada bitirdiler.

Bu yılın başında da transfer şampiyonu yine Galatasaraydı. Keita, Elano, Leo Franco, Caner, Gökhan Zan, Mustafa Sarp gibi yıldızlar transfer edildi. Zaten elde Kewell, Arda, Baros gibi çok etkili oyuncular da vardı. Yerli Galakticos denilen Galatasaray lige yine bu hava ile girdi. Ancak 6 hafta süren bu fırtına sonrasında istikrarlı bir düşüşle son buldu.

Devre arasında da transferdeki Galatasaray fırtınası devam etti. Bu kez Lucas Neill ve Jo gibi önemli oyuncular transfer edildi. Dos Santos'da muhtemelen ayrılacak olan Kewell'ın yerine gelecek. Transferin yeni şampiyonu Galatasaray yani.

Ancak Türkiye Ligi'nde transferin şampiyonu ile ligin şampiyonu genelde aynı takım olmuyor. Bu nedenle medyanın estirdiği rüzgara pek fazla itibar edilmemesini tavsiye ederim. Sezon başında da bu blogda yazdığım gibi kadrosunu çok fazla hucum ağırlıklı oyuncu ile dolduran Galatasaray'ın gerçek sorunu orta sahasında ve savunmasında. Galatasaray Dos Santos'u da alırsa (Kewell'ın gideceği düşünülürse) Nonda, Baros, Jo, Keita, Elano, Arda, Caner ve hatta Aydın'ı da katarsak 3 kişilik mevkiye 8 alternatif sahibi olacak. Oysa orta alanda Mustafa Sarp, Mehmet Topal ve Ayhan üçlüsü savunmada ise Neill, Gökhan Zan, Servet, Hakan Balta, Sabri ve Uğur rotasyonuna sahip. Bu kadro Rijkaard'ın oynatmak istediği kontrol oyunu sistemine pek uygun bir format sayılmaz. Galatasaray 2. devreye transferin şampiyonu olarak başlayacak ancak ligin şampiyonu olamayacak gibime geliyor.

Fenerbahçe ise plansız bir halde görülüyor. Daum'un istediği yabancıları yönetim almıyor, yönetimin tespit ettiklerini Daum kabul etmiyor. Transfer sezonu bitmek üzere. Roberto Carlos aylar öncesinde gideceğini beyan etmesine rağmen plansızlık nedeniyle yerine oyuncu alınamadı. Fenerbahçe bu transfer dönemini sınıfta kalarak bitirdi. Bakalım transferin şampiyonu mu yoksa daha oturmuş kadroya sahip olan takım mı şampiyon olacak. Bizim için iyi bir deneyim olacak bu sezon. Ancak şunu biliyorum ki Galatasaray bu sezon şampiyon olamazsa Ünal Aysan'ın sahip olduğu tefecilik şirketine borçlarını ödemekte çok zorlanacak.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Marka Değerini Fenerbahçe mi Düşürüyor?


Şansal Büyüka, Fenerbahçe ile olan kavgasına devam ediyor. Hem de tüm hızıyla. İhalenin ardından gücünü kaybettiğini ve Fenerbahçe'nin bu savaştan galip geldiğini söylemiştim. Değişen birşey yok. Fenerbahçe ağır ve vakur duruşunu sürdürüyor. Şansal Büyüka ve yakın olduğu yorumcular ise tutturmuşlar ligimizin kalitesini biz değil Fenerbahçe'nin balçık sahası düşürüyor diyorlar.

En çokta Rıdvan Dilmen'in bu anti propogandaya alet olması üzücü. Şansal Büyüka ile çok yakın olduğu bilinen Rıdvan Dilmen yorumlarıyla beni şaşırtmaya devam ediyor. Bu kavgadan Fenerbahçe'nin fayda sağlayacağını gören Hıncal Uluç ve kendisine yakın olan medya da son günlerde Galatasaray'ın transferleri üzerinden Fenerbahçe'yi aşağılamayı sürdürüyor. Oysa ligin başında da buna benzer söylemler olmuş, ardından ligde herşeyin farklı olduğu görülmüştü.

Fenerbahçe'nin gerçekten de sahası çamur deryasını andıran bir halde. Kulüp bu sorunu Avrupa'nın dev statlarının çimlerini düzelten Sgl Concept firmasıyla anlaşarak çözmek istiyor. Bu çalışma 10 ay sürecek. Ancak medyanın içinde bulunduğu çaresizlik ve çamur deryasını temizleyecek, düzeltecek bir mucizenin gerçekleşmesi ise imkansız. Baksanıza bir kısmı Şansal Baronlarına, bir kısmı Hıncal kardinallerine tapmayı sürdürüyor. Emir erleri gazeteleri zapt etmiş durumda. Gazete küpürleri güdümlenmiş haberlerle dolu.

Erman Toroğlu öldü badem gözlü oldu. Oysa çok iyi biliyorum ki kendi aralarındaki konuşmalarda çok farklı konuşuyorlar Toroğlu hakkında. Futbolun katillerinden biri olarak bahsediyorlar. Ancak gazete sütunları onların içlerinden geleni değil, söylenmesi gerekenlerin söylendiği yer. Ben de bu blogu o nedenle yapıyorum. Söylenmesi gerekenleri söylemeyenleri deşifre etmek ve söylenmesi gerekenleri söylemek için.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bu Nasıl Bir Kulis Gücüdür?

Son bir kaç ay içinde olan biteni düşünüyorum. Aklıma önce Ercan Saatçi olayı geliyor. Ercan Saatçi bundan yıllar önce katıldığı bir programda hepimizin yaptığı gibi kayıt arasında küfür ediyor gülüşerek konuyu kapatıyorlar. Hatta Metin Özülkü, Ercan Saatçi'den daha ağır bir küfür ediyor.

Aradan 2-3 yıl geçiyor. Gs Tv'de çalışan biri çıkarıyor o videoyu ortaya. Yıllarca Fb Tv'de çalışmış bir Galatasaraylı bu arkadaş. Haldun Üstünel'le Florya tesislerinin içinde buluşuyor ve kaseti teslim ediyor. Ardından olay bir anda internete yayılıyor. Tesadüf bu ya tam da bu sırada Ercan Saatçi, Hürriyet Spor'a koordinatör olmuş. Yani yıllarca saklanan kaset bir anda ortaya çıkıyor ve bir nevi şantaj aracı olarak kullanılıyor. Olayın arkasındaki isim Haldun Üstünel. Yani bir Galatasaray yöneticisi. Kaseti Fb Tv'den gizlece alan ve saklayan bir Gs Tv çalışanı. Hepimizin başına gelebilecek bir olay birden bire linç kampanyasına dönüşüyor. Hedeflenen şey Fenerbahçeli olduğu için Ercan Saatçi'nin görevden alınması. Ancak başarılamıyor.

Ancak kampanya bitmiyor. Aradan geçen bu kadar zamana rağmen kampanya ve kan davası devam ediyor. Ercan Saatçi'nin ettiği küfür kimsenin umurunda değil. Hürriyet'in başına Fenerbahçeli olan Ercan Saatçi'nin geçmesi önemli onlar için. Onlara göre bir kale kaybedilmiş durumda. Bu kaleyi kumpaslarla, kulis güçleriyle geri almaya uğraşıyorlar.

Başka bir olay daha geliyor aklıma. Fenerbahçe- Galatasaray maçında Galatasaray'ın halkla ilişkilerdeki başarısını düşünüyorum. Medyayı nasıl lehlerine kullandıklarını, yenildikleri maçta masa başında kazanan taraf olduklarını görüyorum. Senaryo çok basit. Arda tahrik ediyor. sahaya pet şişe atılıyor, Bilica ceza alıyor. Galatasaray gol atıyor en efendi oyunculardan biri dediğimiz Hakan Balta tribünlere kol haraketi yapılıyor. Konuşulmuyor. Kapatılıyor, unutturuluyor. Çünkü Fenerbahçeli müdür yaftasıyla eli kolu bağlanmış bir Hürriyet, işbirliğine hazır bir medya var. Konuşulan tek şey atılan pet şişe. Vederson'un attığı nizami gol bile konuşulmuyor.

Sonra bu blogu taraflı yaptığımı söylüyorlar buraya gelip. Beyler, herkes sizin lehinize çalışamaz. Bırakın da birileri farklı birşeyler söylesin. Bırakın da Hürriyet'te Ercan Saatçi olsun. Tıpkı Radikal'de Galatasaray'lı Uğur Vardan, tıpkı Sabah'ta Galatasaraylı Emrah Kayalıoğlu'nun olduğu gibi. Birileri bırakın da kontrolünüzde olmasın. Bildiğini yapsın. Kulübünüzün kulis gücü üst düzeyde kabul ediyorum ama burada geçmiyor o... Chemedya'da neye inanıyorsam onu yazarım. Ne kimseye yaranma derdim var ne de geri adım atarım.