Follow @chemedya

18 Ekim 2010 Pazartesi

Tüm Zamanların En Çok Güldüren Dram Filmi; Telegol


Malum spor programı Telegol'ün kimyasını en iyi özetleyen sözle başlayalım; "Akıllı adam, aklını kullanır. Daha akıllı adam, başkalarının aklını da kullanır."

Yazıya esas girişi de gündem ağına takılan büyük balıkla yapalım; Arda Turan ve 18 yaş üstü mü yoksa 80 iq altı mı belli olmayan tartışma rüzgarları. Şu an çoğu kişi "evet bu konular çok aptalca, bunca tartışma ve hadsiz sözler gerizekalı adamlardan çıkar!" diyor içinden. Ama yanılıyoruz. Şeytan'ın en büyük başarısı, insanları var olmadığına inandırmaktır çünkü. Çünkü Telegol ve özellikle Ahmet Çakar'ın (ki Telegol'ün belkemiği, omurgasıdır, dikkat ederseniz bütün orta ve goller ondan gelir) başarısı da bu; konuşulan şeyler çoğu zaman önce "yine saçmalıyorlar" tepkisiyle dinleniyor ama 2 gün sonra gündeme oturuyor. Ya da tam tersi; önce Telegol'de konuşulan bir konu gündemde dolanıyor sonra da "yahu bu olayı neden büyüttük ki, içi boşmuş" tarzı öz eleştiriye yol açıyor insanlarda. Bu büyük bir başarıdır öncelikle, teslim etmeli hakkı.

Ahmet Çakar

Belirtmemde de fayda var; Ahmet Hoca'yı tanıdığım kadarıyla sever ve sayarım. Yumuşak kalpli, açıksözlü ve çok zeki bir adam olduğunu da düşünüyorum. Ki bu düşüncelerim onu tanımadan önce de vardı bende. Gazetede de yazmıştım bunu ilk günlerimde. O stüdyodaki herkesten -Telegol tarihi toplamındaki herkesten- daha kıvrak ve güçlü bir düşünce sistemi var. Dünkü programı ele alalım; herkes bir sağa bir sola yalpalarken, Erman Toroğlu "mert Anadolu erkeği" havasıyla "şimdiye kadar yaptığım, söylediğim her şeyin arkasındayım" sözlerini sıralarken Ahmet Hoca ne yaptı? Günah çıkarttı.
Arda olayından sonra herkes bu geceki Telegol'ü bekliyordu. Ya Arda ya da Erman Toroğlu, biri golü atıp maçı bitirmiş olacaktı. Ama kimden geldi son vuruş? Ahmet Çakar. Dün gece, Arda polemiğindeki çirkin tablodan yola çıkıp kendi hatalarını döktü ortaya ve "kamuoyunun takdiri" adlı altın golü tam anlamıyla hanesine yazdırdı. Ki bu günah çıkartma işini içtenlikte yapıp yapmadığını da bilemeyiz. Çünkü Ahmet Çakar bu; kimi zaman duygusal ve duyarlı bir adam, kimi zaman da TCK'ya göre hakaret etmeden hakaret edebilecek kadar kıvrak dilli bir meddah.


Serhat Ulueren

Serhat Ulueren'e gelirsek... Tanışıklığım olsa da karakteriyle ilgili yorum yapabilecek kadar tanımıyorum kendisini. O yüzden bir ekran yüzü olarak değerlendirmeliyim; dersini çok iyi çalışan ama sınıfın ön sırasına asla oturmayan bir öğrenci gibi. Bir kere şunu kabul edelim; modern zamanlarda medyanın geldiği tek nokta vardır; "hangi program ya da hangi gazete daha fazla reklam alacak?" Televizyon ve gazetelerin tek kriteri tiraj ve reytingtir artık. Doğal mı? Çok hem de. Gerçekten çok doğal. Doğru mu? Bunun cevabı ne kadar idealist olduğunuza, kültürel birikiminize, zeka seviyenize, yetiştiğiniz aile ortamına vs... birçok etkene bağlı olarak değişir. Ve buradan yola çıkarsak, Serhat Ulueren, şimdiye dek hazırladığı ve ortaya sürdüğü spekülasyon-tartışma-duyum haberleriyle her hafta bir şekilde gündemde tutmayı başarmıştır programını. Yani "hadi oğlum misafirlere numaranı göster" dediğinde her defasında yeni bir hareket çekmiştir Telegol gündeme. Bir diğer başarısı da Ahmet Çakar'ın olmadığı yıllarda programı ayakta tutabilmesiydi. Gerçekten başarıydı. Bunu da "spekülasyon politikasını" abartarak yaptı. Tabi tek kişilik dev kadro olan Adnan Aybaba komedisi de etkiliydi o dönemde...
Kısacası, özellikle tv programları "reklamların arasına konulan şeyler" olduğu için, başarılı bir tv programı tek bir şeyi iyi yapmalıdır; konuşulmak. Telegol'ü de, gördüğünüz ve okuduğunuz üzere, konuşuyoruz. Hem de yıllardır.


Erman Toroğlu

Erman Toroğlu'nun Lig Tv'den gönderildiği dönemlerdi. Bir akşam yemeğinde Erman Toroğlu'nu Telegol için düşündüklerini, Ahmet Çakar'la birlikte ayrı bir programda bir araya getirme tasarıları olduğunu söyledi Serhat Ulueren. O gün belirttiğim düşüncemin hala arkasındayım; bu iki agresif adam aralarında çatışmamalı, tek bir "kötü çocuk"un yettiği ortama ikinci bir "saldırgan rol" eklenmemeli! Yani bir konu üzerinde biri gerilim ve sert rüzgarlar yarattıysa öteki pasifleşmeli, sonra diğeri. Böyle bir denge kurulmalıydı bence.
Gerilim, komedi, dram... Hepsinin bir dozajı vardır. Eşikler aşılırsa fazla gerilim insanlara itici gelir. Her ne kadar Telegol'deki rol dağılımında zıt kutuplara yerleştirilmemiş de olsalar, mazisi olan bazı kişisel sorunlarından dolayı Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu sık sık kafa kafaya geliyorlar. Tartışıp gerginlik düzeyini yükseltiyorlar. Benim tahminim Erman Toroğlu'nun bu sezonu tamamlayıp Telegol'e veda edeceğidir.
Erman Toroğlu'nun ekrandaki yeriyle ilgili yorumda bulunmak istemiyorum. Gerek duymuyorum. Konuşmaya değer bulmuyorum. Ama, zamanında olduğu gibi, linç edilmeli midir? Hayır. Peki "uzman" sıfatını hakediyor mu? Asla. Hem de hiçbir konuda. Kabzımallığını bilmiyorum, o alanı dışarıda bırakabilirim. Voleyi vurmuş bir ekran yüzüdür bence. Sırrı da "şahsına münhasır" bir adam olmasıdır. Türk izleyicisine önce "ilginç" geldi sonra da bu ilginçliği sivri ve çoğu zaman belden aşağı sözlerle parlatıp durmuştur Erman Toroğlu. Cinsellik temelli esprilerin, dizilerin, hatta şarkıların epey tuttuğu ülkemizde Erman Toroğlu popüler olmasaydı, bu işte bir terslik var diye düşünürdük zaten.


Ziya Şengül, Adnan Aybaba, Gökmen Özdenak, Sinan Engin, Tanju Çolak

Telegol'ün kimyasını anlamak için bir diğer noktaya daha bakmalıyız; grup uyumu. Şimdiye kadar başarılı olmuş bütün müzik gruplarına bakın. Beatles, The Doors, Pink Floyd, Mfö... yükseldikleri dönemde grup içi uyum üst düzeydedir. Grup üyeleri karakterlerini ortaya koyup bir bütünü tamamlar; kimi yıldızı oynarken, kimi arkadaki sessiz ama çalışkan çocuk, kimi de sorumluluk almayan ama kendi enstrümanını en kral çalan adamdır. Telegol'deki yıldız hep Ahmet Çakar oldu. Serhat Ulueren çalışkan ama seri olmayan öğrenciydi. Ziya Şengül -arada Fenerbahçe konuları hariç- fazla sorumluluk almadan "Ziya Kaptan" armasıyla oturaklı bir ifade çizdi. Ve grubun son elemanı; mahallenin yırtık abisi. Bu yırtıklık bazen komediye bazen trajediye bazen de "racon kesmeye" kadar gitti. Ve o boşluğu dolduranlar zamanla değişip durdu. Ali Sami Alkış, Adnan Aybaba, Tanju Çolak ve Gökmen Özdenak... Sinan Engin'i biraz daha farklı bir yere koyabiliriz belki.
Telegol şimdiye dek hep bir "sahne şovu" kıvamında göründü izleyicilere. Ama özellikle Ahmet Çakar ve zamanında Sinan Engin'den bazı mühim ve doğru duyumlar da serpildi programlara.

Başarı...

Kısaca, Telegol'ün spor alemindeki yeri hep belliydi. Yeni bir şey yok. Programda yapılan mühim ve doğru tespitler her zaman değerini buldu ama arada kaynayan ve gereğinden fazla çene yoran boş sözler de düştü meydana. Bunun suçlusu da Telegol'deki hiçbir yorumcu değil bireylerdir. Neye itibar gösterip neye göstermeyeceğini seçemeyen diğer medya çalışanlarıdır. "Telegol'den nefret ediyorum, ucuz program" deyip saatlerce Telegol'ü izleyebilen seyircilerdir. Ve bütün bu suçluların var olması da Telegol'ün başarısıdır kısaca.
Çünkü unutmayın, en güçlü duygu nefret duygusudur. Onu körüklerseniz, konuşulur ve var olursunuz.
Son olarak, Tüm Zamanların En Çok Güldüren Dram Filmi demiştim başlıkta Telegol için.

Niye mi?
Yıllardır çok kez güldüm Telegol'ü izlerken, ciddi anlamda güldüm. Aşağılamak manasında değil. Ama bütün bu yazdıklarıma bakınca dramatik bir şey var ortada; Telegol'ün başarısını anlatırken etik, ahlak ve saygı gibi erdem temelli değerlerin hiçbirinden bahsedemedim.
Belki, kimbilir, bunun sebebi de çok uzakta değildir; modern dünyada bu gibi değerlerin piyasası yok, idealizm reyting getirmiyor...

O yüzden, Ahmet Çakar'ın deyişiyle; Telegol çok başarılı bir program olabilir ama... Başarılıdır demiyorum bakın, başarılı olabilir diyorum. Ama...

Kaan Koç

5 yorum:

Eskiler dedi ki...

Ben de bu kadar güzel bir yazı nasıl oldu da bu blogda çıktı diyordum. Meğerse siz yazmamışsınız. Kaan Koç'a tebrikler..

Maçanın Papazı dedi ki...

bu program ve benzerleri sporumuzdan çıkmadıktan sonra bir arpa boyu yol alamayız ,bunlar sansasyon ve karalama programları ,bunalrın yatacak yeri yok ...

sayerlack dedi ki...

Dün akşam harbi komedi vardı.Hele Ahmet Çakar'ın bir arkadaşıyla örnek verdiği (arkadaşı espri yaparken seksten çok bahsediyormuş) çocukken tacize uğramıştır sözü sözün bittiği yerdi.Ortam buz kesti.Ama Ahmet hocanın 'ben Erman hoca senin için örnek vermedim' demesi tavan yaptı.Kısaca Ahmet Çakar golü attı.Bir insan öyle söylemiyorum derken söylemeyi beceriyorsa buna 'diliyle adam dövmek'denir.

Chemedya dedi ki...

Sevgili Eskiler desene bende Telegol gibiyim :) Beğenmiyorsun ama takip ediyorsun. Üzeleyim mi sevineyim mi bilemedim. Bu arada bende senin vesilenle Kaan'a ellerine sağlık diyeyim. Her zamanki gibi çok güzel yazmış. Bende Kaan'a baka baka öğreneceğim yazmayı inşallah sevgili Eskiler.

Konuyla ilgili de şunu söyleyeyim. Başlık bana göre herşeyi anlatmış. Gerçekten de o programı izlemek büyük bir komedi. Ancak Kaan'ın Serhat Ulueren hakkında fazla olumlu düşündüğünü sanıyorum. Bana göre o kadar bile değil. Çok kötü niyetli buluyorum Serhat Ulueren'i.

Burak dedi ki...

Bugüne kadar ekranlarda çok isim gördüm ama Serhat Ulueren kadar sinsi ve ikiyüzlü bir adam çok az tanıdım.Biraz ağır olacak ama reyting için makam-mevki için babasını bile satacak potansiyele sahip biri. Mesela bir maç oynanıyor, son derece centilmence geçmiş ne hakemlik bir olay yaşanmış ne bir tribün gerginliği olmuş. Yani hiçbir anormallik yok, maç sonunda "Ee evet Süleyman koridorlarda herhangi bir gerginlik bir olay var mı?" diye soruyor. Koridorlarda iki takım futbolcuları veya yöneticileri yumruk yumruğa birbirine girse gayet hoşuna gidecek anlayacağınız!